NEŞE ALTEN
1972-1993
Şehir: Tekirdağ
Doğum Yılı:01.01.1972
Şehadet Yeri ve Tarihi: Diyarbakır, 27.10.1993
Görevi: Öğretmen

Sabahın erken saatleriydi. Henüz şafak sökmemişti, etraf zifiri karanlıktı. Eski tip bir minibüs engebeli arazide çukurlara bata çıka Diyarbakır Bismil’in Çavuşlu köyüne doğru ilerliyordu. Fazla yolcu yoktu minibüste. Tezkeresini almış memleketine dönen bir er, bir de Bursa Öğretmen Okulundan yeni mezun olmuş, Çavuşlu köyüne atanan çiçeği burnunda öğretmen Neşe ile babası Hasan… Karanlığa rağmen şoför, minibüsün ışıklarını yakmamıştı. Baba kız bu durumu yadırgasalar da aslında tedbir için olduğunu biliyorlardı. Bu coğrafyada aydınlıktansa karanlık daha güvenliydi. Babası tedirgindi. Kendi için değil, biricik kızı için. Terör olayları yüzünden hiç istememişti evladının buralara gelmesini. Daha Tekirdağ’da yola çıkmak için hazırlıklarını yaparlarken, Diyarbakır’ın başka bir köyünde bir öğretmenin terör örgütü tarafından katledildiğini duymuşlardı haberlerde. Anneciği yeminler vermiş, “Gitme.” demişti kızına ama Neşe korkmuyordu, “Bayrağımın dalgalandığı her yerde görev yapmaya ve o bayrak uğruna can vermeye hazırım.” diyerek valizini hazırlamaya koyulmuştu çoktan. Babası da ondaki bu vatan ve millet sevgisinin karşısında gururlanmış “O zaman, anca beraber kanca beraber.” diyerek, birlikte yola düşmüşlerdi. Neşe, görev yeri belli olduğundan beri heyecanla o günün gelmesini bekliyordu. Nihayet hayallerine ulaşmış, öğretmen olmuştu. Kara tahtaya yazılmış ilk harfi gördüğü gün karar vermişti zaten öğretmen olmaya. Tıpkı, ona bu mesleği sevdiren ilkokul öğretmeni Şennur Öğretmen gibi, bir anne şefkatiyle öğrencilerinin kalbine dokunacak, iyi bir dinleyici olacak, bilimin ışığında, tarihini, kültürünü, değerlerini bilen, yüreği vatan sevgisiyle dolu, ahlaklı ve doğru insanlar yetiştirecekti. Çocukluğundan beri yeni şeyler öğrenmeye, öğrendiklerini başkalarıyla paylaşmaya açtı Neşe. Kendi kendini yetiştirmişti. Çok azimliydi. Yaşıtları, arkadaşları annelerinden kıyafet isterken o kitap isterdi. Kitap almak da kolay değildi sekiz çocuklu bir aile için elbette. Neşe de bunun farkındaydı. Ailesine yük olmamak için harçlığından artırır, öyle alırdı ihtiyacı olan kitabı. Sonra kardeşler aralarında değiştire değiştire okurlardı. Okumak kadar, öğretmeye de sevdalıydı Neşe. Daha birinci sınıfa giderken, okuldan eve geldiğinde, bez bebeklerini karşısına dizer, öğretmeni hangi konuyu işlediyse bir bir anlatırdı öğrendiklerini. İstiyordu ki herkes okuyabilsin, yazabilsin. En çok da köy çocukları bilgiyle yoğrulsun, aydınlansın. Kızlar, analar, bacılar askerdeki, gurbetteki evlatlarına, eşlerine mektuplarını kendi elleriyle yazabilsin… İşte anacığını da bu sebeple okula yazdırmıştı Neşe. Bir akşamüstü annesi bağdan yorgun argın eve geldiğinde Neşe, sevinçle, “Seni okula yazdırdım.” diye koşup müjdeyi vermişti. Annesi hem şaşırmış hem de kızmıştı. Bütün gün bağda çalışıyor, sekiz çocuğun yemeğini hazırlıyor, evin işi gücü, temizliği derken bir de okula mı gideceğim diye olmazlanmıştı. Neşe, pek üzülmüş, boynunu büküp odasına çekilmişti. Akşam olup da babası geldiğinde, kızının üzüntüsünü fark etmiş, ona destek vererek, “Kız haklı hanım! Okumak en büyük erdemdir. Biz sana yar dım ederiz, sen yeter ki oku.” demişti. Neşe’nin gözleri parlamıştı babasının desteğini alınca. O günden sonra, gerçekten de bütün aile el ele verip, analarının okuma yazma öğrenmesi için didinmişlerdi. Birkaç ay sonra, kadıncağız adını yazmayı, imza atmayı, gazete okumayı bile öğrenmişti. Mezun ettiği ilk öğrenci annesi olmuştu Neşe Öğretmen’in. Şimdi sırada başka anneler, başka çocuklar var dı. Küçücük yüreklere ve onların tarlada çalışan analarına, bacılarına, atalarına okuma yazma öğretecekti. Mesleği için asla geri adım atmayan ve kendini Anadolu insanına adayan bir öğretmen olacaktı. Neşe Öğretmen, aklında bu düşünceler, elinde tek bir valiz ve kalbinde kocaman umutlar ile Bismil’de hayallerini gerçekleştirmek için hazırdı artık. Yolculuk boyunca çocuklara ilk derste neler anlatacağını, onlarla nasıl tanışacağını, nasıl iletişim kuracağını prova edip durmuştu. Çocuklar onu sevsin, bir abla, bir ana bilsin, yıllar sonra bile yüreklerinde bir yeri olsun istiyordu. Babası ise endişeliydi, çünkü yirmi iki yaşında olsa da yaşından daha küçük görünen, çıtı pıtı bir kızdı Neşe. Evinden kilometrelerce uzakta, akraba, eş, dost olmadan tek başına bırakmaya gönlü razı gelmiyordu bir türlü. Minibüs Çavuşlu Köyünde kalacakları lojmana yakın bir yerde baba kızı indirdiğinde, ılık bir eylül yağmuru çiselemeye başlamıştı. Neşe, eşyalarını bile lojmana bırakmadan, görev yapacağı okula gitmek istemişti hemen. Babası onun heyecanından memnun ama gelecek günlerden kaygılı peşinden usulca yürümüştü kızının. Köy okulu lojmanın hemen yanındaydı. Teröristler tarafından defalarca yıkılmıştı. Kim bilir ne zamandır tek bir çivi bile çakılmamış halde, bir harabe gibi duruyordu karşılarında. Bir damı olmasa, bina bile denemezdi gördükleri yıkıntıya ama Neşe, yine de hiç umutsuzluğa kapılmamıştı. Heyecanla babasına dönüp, “Çiçek gibi yapacağım burayı.” demişti, “Çalıkuşu romanındaki Feride gibi.” Şennur öğretmen okutmuştu Reşat Nuri Güntekin’in Çalıkuşu romanını. Daha beşinci sınıfa gidiyordu Neşe. O kadar etkilenmişti ki, günün birinde uzak kasabalardaki, köylerdeki çocuklara Feride gibi ışık olmak, vatana millete faydalı evlatlar olmalarını sağlamak için ant içmişti. Baba kız, okulun kırık dökük kapısından içeri girdiklerinde dışından daha beter bir görüntüyle karşılaşmışlardı. Sıralar, camlar kırılmış, soba boruları yerlere saçılmış, kara tahtası bile olmayan, rutubetten duvarları kabarmış, is kokan bir harabeyle karşılaşmışlardı. Neşe, hiç moralini bozmadan, “Önce bir badana boya yapılır.” demişti. “Muhtarla ve köyün ileri gelenleriyle konuşurum. Köylü de yardım eder. Eksikleri ufak ufak tamamlarız.” O zor şartlarda, kimsenin korkudan gelemediği bir dağ başındaki bu metruk binada, heyecanla, küçücük sınıfta oradan oraya koşturuyordu Neşe Öğretmen. “Tam şuraya yeni bir soba kurarız. Yeni bir kara tahta alırım bir de… Pencereler de elden geçmeli. Perdeleri ellerimle dikerim çiçekli kumaşlarla. Bütün bunlar halloldu mu, gerçek bir okul olacak burası baba. Çocuklar koşa koşa gelecek gör bak…” Babası şöyle bir etrafına bakmıştı. Kızının hayalleri ve gördükleri öyle zıttı ki birbirinden, pek umudu olmasa da evladının hevesini kursağında bırakmamak için “İnşallah” demişti kısık sesle. * Gerçekten de Neşe, kısa bir zamanda bütün söylediklerini yapacaktı. Üstelik, devlete külfet olmamak için aldığı maaşın yarısından fazlasını kullanarak… O ay annesine destek için, maaşından kalan parayı yollarken, babasıyla okulun yeni hali önünde çektirdikleri fotoğrafı da iliştirmişti zarfa. Bir de not yazmıştı arkasına, “Okula bir şeyler aldık annem. O yüzden bu defalık bu kadar yolluyorum. Kusura bakma.” diye. Annesi gözleri yaşlı özlemle ama daha çok gururla fotoğrafa bakarken henüz bilmiyordu anı olarak çekilmiş bu fotoğrafın, kızının ve kocasının gördüğü son fotoğrafı olacağını. Tadilat bittikten birkaç gün sonra, artık dersler de başlamıştı. Neşe, artık bir köy öğretmeniydi. Bütün imkansızlıklara rağmen, çocukları için her şey olmayı öğreniyordu. Bazen bir usta olup çivi çakıyor, bazen bir hemşire olup hasta bir öğrencinin bakımını yapıyor, bazen de bir anne şefkatiyle çocukları sarıp sarmalıyordu. Çok yoruluyordu ama her bir çocuğun gözünde gördüğü o mutluluk bütün yorgunluğunu alıp götürüyordu. O kara geceden hemen önce, telefonda konuştuklarında, sesinin biraz kısık olduğunu fark etmişti annesi. “Ne oldu yavrum.” diye sormuştu, hasta olmasından endişe ederek. Neşe Öğretmen, çocukların Türkçe bilmediklerini, onlara önce Türkçeyi sonra da okuma yazmayı öğretmeye çalıştığını, iletişim kurmaya çalışırken de sesinin kısıldığını söylemişti. Tam da onlarla anlaşamadığını, çocukların onu sevmediklerini düşünürken öğrencilerden biri onun için annesine ıhlamur kaynattırıp getirmişti bir sürahiyle. Dünyalar Neşe’nin olmuştu. Anlamıştı ki, aynı dili konuşmasalar da onlar la gözleriyle konuşmayı başara bilmişti. Annesiyle yaptığı o son telefon konuşmasında mutlulukla “Sesim, canım, kanım herşeyim feda olsun kuzularıma.” demişti. Daha uzun yıllar çocuklarına gözleriyle, sesiyle, soluğuyla ders anlatma aşkıyla doluydu Neşe Öğretmen ama maalesef olmayacaktı, oldurmayacaklardı. 26 Ekim 1993 akşamı, Neşe Öğretmenin görevinin daha 28. günüydü. Lojmanın kapısı çalmıştı. O sırada babasıyla bir avuç zeytin ve birkaç yeşil biberden ibaret olan sofraya oturmak üzerelerdi. Neşe, çayları dolduruyordu. Babası, “Açmayalım.” demişti, o saatte çalan kapı hayra alamet değildi çünkü. Daha birkaç gün önce, yakın bir köyde iki mühendisi katletmişlerdi. Terör örgütü, iyice gemi azıya almış, ardı ardına sivillere, özellikle öğretmenlere ve mühendislere kıyıyordu. Halkın ilimle, irfanla aydınlanmasını istemiyorlardı. Neşe ise kapıdakilerin köyden birileri olduğunu düşünüyordu. Ona ihtiyaçları olabilirdi. Hemen koşup kapıyı açmıştı. Fakat haklı olan babasıydı. Karşılarında köylüler değil, gözlerini kan bürümüş teröristler vardı. Neşe Öğretmen ve babacığı, ne olduğunu anlayamadan, eli kanlı teröristlerden biri Neşe’nin babasına yöneldi. Neşe, onun önüne atıldı, “Bırakın babamı!” diye haykırdı ama yere savurdular küçücük bedenini. Sonra kızın gözünün önünde babacığını katlettiler. Sıra Neşe Öğretmen’e gelmişti. Onu sürükleyerek evden çıkarttılar. Ne umutlarla, tırnaklarıyla kazıyarak yeniden yaptığı köy okulunun önüne getirip yere savurdular. Çıt çıkmıyordu bomboş arazide. Çığlık atsa bile yetişecek kimsesi yoktu. Neşe Öğretmen’i düştüğü yerde, tekmeler, yumruklarla dövmeye, işkence etmeye başlamışlardı. Kendilerine yalvarsın, ağlasın, “yapmayın” diye ayaklarına kapansın istiyorlardı oysa Neşe Öğretmen, gıkını bile çıkartmıyordu. Onlara istediklerini vermeyecekti. Teröristler, en sonunda gözleri dönmüş bir şekilde gencecik öğretmenimizin alnına namluyu dayadılar. İşte tam o sırada dudakları aralandı Neşe Öğretmenin ve şöyle haykırdı “Şehitler ölmez! Vatan bölünmez!” Öyle bir haykırmıştı ki, sesi o sessizliğin içinde avaz avaz yankılanmıştı. Genç öğretmenin şehadete ermeden hemen önceki son sözleri vatana olan aşkı olmuştu. Elinde kâğıdı ve kaleminden, yüreğinde vatan sevgisinden başka bir şeyi olmayan Neşe Öğretmen şehadet mertebesine ulaştığında, henüz yirmi bir yaşında gencecik bir fidandı. Cehaletle savaşmak uğruna şehadete ulaşan Neşe Öğretmen başta olmak üzere, büyük bir fedakârlık ve sorumlulukla, gelecek nesilleri yetiştirmek için canla başla mücadele eden ve bu uğurda canını feda etmiş bütün şehitlerimizin mekânı cennet, ruhları şad olsun. Aziz ruhlarına sonsuz saygı ve şükranlarımızla…