Burhan AÇIKKOL
1994-2018
Şehir: Isparta
Doğum Yılı: 13.04.1994
Şehadet Yeri ve Tarihi: Suriye, 01.03.2018
Görevi: Jandarma Uzman Çavuş

Evlerinin penceresi, uçsuz bucaksız gül bahçelerine bakıyordu Keziban Ananın. Gök kubbenin altında, pembe, kır mızı, beyaz bir sis bulutu gibi dalgalanan güller, engin bir denize benziyordu uzaktan bakınca. Keziban Ana, büyük oğlu Burhan’ı, memleketleri Isparta’dan yeni görev yerine yolla yalı henüz birkaç saat olmuştu. Sınır dışı operasyona katılacaktı Burhan. Suriye Afrin’de görevliydi. Oğlu gittiğinden beri avuçlarını Yüce Allah’a açmış, evladı sağ salim dönsün diye dua ediyordu. Hem kendi yavrusu hem de onun gibi vatanı uğruna canını hiçe sayarak, teröristlerle çatışan bütün askerlerimizin analarının gül kokulu bağrına dönmesi için yalvarıyordu ama Burhan kapıdan son kez çıktığında, Keziban Ananın gözlerinden, kurşun rengi bulutlar geçmişti. Yer sarsılmış, ayaklarının bağı çözülmüştü… Peşinden, “Gitme.” diye bağırmak istemişti ama sesi çıkmamıştı. Alışkındı aslında oğlundan ayrı olmaya ama bu defa başkaydı; başka türlü ayrılmıştı evden Burhan. Bir durgunluk vardı üzerinde… Hepsine sıkı sıkı sarılmış, helallik istemişti. Sanki bu kez geri dönemeyeceğini haber verir gibiydi onlara. Ana yüreği kondurmak istememişti ama hissediyordu, oğlu Burhan’ın bir daha o kapıdan sağ salim giremeyeceğini… * Burhan Afrin’de görevine başlayalı birkaç gün olmuştu. Gelir gelmez, hızla operasyonlara katılmaya başlamıştı. O gün de yani 1 Mart 2018 günü, Burhan ve silah arkadaşları, Afrin’in Bilal Köyü mevkiinde operasyona gideceklerdi. Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından yürütülen Zeytin Dalı Harekatı kapsamında, Türkiye’nin dört bir yanından sevk edilen komandolar,gece gündüz demeden çalışıyor, savaş mağduru kadınların, çocukların, yaşlıların umudu olmak için, onlara yardım eli uzatmak için uğraşıyorlardı. Terör örgütüne yönelik düzenlenen operasyonlarla Afrin’de bir destan yazıyordu Mehmetçik. Yine o gün, tuzaklanmış el yapımı patlayıcıları bulmak üzere operasyona gidiyorlardı. Yiğit Türk askeri, teröristlere karşı giyinmiş, kuşanmış, silahlanmıştı. Her zamanki gibi operasyona gidip, büyük bir zafer kazanıp birliklerine döneceklerdi inşaallah. Burhan bu niyetlerle birlikten çıktığında, burnuna evlerinin arka bahçesinden duyulan gül kokusu gelir gibi olmuştu bir an. Gülümsemesine engel olamamıştı. Cennet nasıl kokar diye sorsalar, “Bizim arka bahçe gibi kokar.” derdi Burhan. Öyle severdi gül bahçelerinin kokusunu… Gelgelelim şimdi hem güllere hem memleketine kilometrelerce uzaktaydı ama bu onu yıldırmıyordu, mesleğine aşkla bağlıydı o. Büyük bir hevesle girmişti uzmanlık sınavına. Kazanıp eğitime başlayacağını öğrendiğindeyse evde bir bayram havası esmişti. Burhan’ın mutluluğu tüm aileye sirayet etmişti. Annesi Keziban Hanım, babası Durmuş Bey ve kardeşleri gurur duymuşlardı Burhan’la. Hele en küçük kardeşi Emirhan, ağabeyine hayrandı; ona gıptayla bakıyordu. Aralarında başka bir bağ vardı. Hoş, kardeşleri arasında hiçbir zaman ayrım yapmazdı Burhan. Ağabeyliğini hiçbirinden esirgememişti. Gönlü zengin, merhametli bir insandı. Küçüklüklerinden beri hem ağabeylik etmişti hepsine hemde bir arkadaş gibi yaklaşmıştı. Yeri geldiğinde bir baba şefkati de göstermişti. Hepsi bilirlerdi, Burhan’ın ne kadar iyi yürekli bir insan olduğunu. Onların gözünde de Emirhan’ın gözünde de ağabeyi gerçek bir kahramandı her zaman. Hep kitaplarda okuduğu, annesi ve babasından dinlediği kahramanlık hikayelerindeki askerlerimiz gibi ağabeyi de ülkesini korumak için mücadele verecekti artık. Ne var ki Emirhan’ın bu heyecanı, ağabeyi Burhan’ın evden uzağa gideceğini öğrendiğinde yarım kalmıştı. Büyük ağabeyinden ayrı kalacak olmak, Emirhan’ı çok üzmüştü. Her ne kadar durumu anlatmaya çalışsalar da Emirhan’ın yüzü bir türlü gülmüyordu, ağabeyinin evden ayrılıp, başka bir şehirde yaşamasını kabullenmek istemiyordu. Küçük kardeşinin üzülmesine yüreği el vermemişti Burhan’ın. Emirhan’ı karşısına alıp konuşmaya karar vermişti. “Sevinmedin mi ağabeyin asker oluyor diye ufaklık?” demişti Burhan. “Sevindim ama senden ayrı kalmak istemiyorum.” demişti Emirhan. Burhan, küçük kardeşinin sırtını sıvazlamış, “Tamamen ayrı kalacak değiliz ya. Hem ben sık sık sizleri görmeye geleceğim.” diye cevap vermişti kardeşine. Emirhan, ağabeyine “Söz mü?” demişti. Burhan, “Söz tabii…” deyip “Gittiğim her yerden sana bir çakıl taşı getireceğim. Çakıl taşları biriktikçe sen anlayacaksın ki benim eve dönmeme çok az kalmış, anlaştık mı?” demişti. Anlaşmışlardı… Böylece Emirhan ağabeyini yolcu edip çakıl taşlarını beklemeye başlamıştı…Burhan Afrin’e geldiği gün, küçük kardeşi Emirhan’ı ve çakıl taşlarını düşünmüştü. Çünkü anneciği gibi o da içten içe biliyor du, bu defa evine dönemeyecek ve kardeşinin sabırla biriktirdiği çakıl taşlarının sayısı artmayacaktı. Bu nedenle, hepten vedalaşır gibi ayrılmıştı evden. Sıkı sıkı sarılmıştı önce annesi Keziban Ana ve babası Durmuş Beye. Sonra sıra kardeşlerine gelmişti, öpüp koklamıştı hepsini ayrı ayrı. Bir de evden çıkmadan önce odasına bir not yazıp bırakmıştı. Kalbinden gelen, o susmak bilmeyen ses yüzünden yazmıştı bu notu. Eğer, gerçekten şehit olursa, ailesinin okuyup kendisi için üzülmemelerini istiyordu… Şöyle yazıyordu notta; “Canım ailem, sizleri çok seviyorum. Bu görevden dönmeyebilirim. Vatanım için her şeyi yapmaya hazırım. Gayret bizden, zafer Allah’tan…” Burhan görevinin kutsallığının farkındaydı, asla saygısızlık etmezdi. Vatanı, milleti, bayrağı ve dini, Burhan için en öndeydi. Hepsi onun için çok kıymetliydi, uğrunda her türlü fedakarlığın yapılması gerektiğini söylerdi. Bu nedenle şehadet makamına erişecek olma düşüncesi, Burhan’ı korkutmamıştı. Askerliği seçtiğinden beri zaten bir gün şehit olabileceğinin farkındaydı. Bu asil mesleği seçerken, insanın şehadet ihtimalini göz önünde bulundurması gerekiyordu. Önemli olan, o gün gelene kadar elinden geleni yapmak, cesaretle ve korkusuzca vatan topraklarını savunmaktı. Kanının son damlasına kadar korumaya niyetliydi ülkesini Burhan… Bunları düşünürken, görev için bin seksen üç rakım yüksekliğindeki bölgeye varmışlar, etrafı kolaçan ederlerken, biraz ileride teröristlerin olduğunu fark etmişlerdi. Bölgenin güneyine doğru ilerlediklerinde, terör örgütü üyeleriyle karşı karşıya gelmişlerdi. Bunun üzerine kahraman Türk askerleri ile teröristler arasında bir çatışma başlamıştı. Burhan da korkusuz bir şekilde ön saflarda çatışmaya katılmıştı. Kısa süre sonra çatışma yoğunlaşmış, karşılıklı atılan kurşunlar şiddetlenmişti. Derken Burhan’ın yakınında bir silah arkadaşı, teröristlerden birinin kurşununa hedef olmuş ve son nefesini vererek şehadet şerbetinden içmişti. Bu acı olay üzerine Burhan ve silah arkadaşları, daha bir şevk ve hırsla sarılmışlardı silahlarına, “Allahu ekber!” diye bağırmıştı Burhan silahını ateşlerken, arka arkaya gidip geliyordu kurşunlar. Burhan, arkadaşının intikamını almak için canı pahasına ateş ediyordu. Birkaç terörist etkisiz hale getirilmişti ancak, o sırada hiç beklenmedik bir şey gerçeklemişti. Burhan’ın silahı birden tutukluk yapmış, ateş etmez olmuştu. Burhan silahını alıp baktığında, namlunun ucunun kırmızı olduğunu görmüştü. Hiç vakit kaybetmeden bir şeyler yapması gerekiyordu, zira çatışma tüm hararetiyle devam ediyordu. O an aklına, az evvel şehit olan arkadaşı gelmişti, içinde bulunduğu durumda yapılabilecek başka bir şey yoktu. Hızla komutanının yanına gidip, kendi silahının tutukluk yaptığını ve bu nedenle çatışmaya katılamadığını, biraz önce şehadet şerbetinden içen arkadaşının silahını almak istediğini söylemişti. Komutanı bu öneriyi kabul edince, Burhan kendi silahını bırakıp hızla gidip arkadaşının silahını almıştı. Burhan, arada kaybettiği zamanı telafi etmek istercesine katılmıştı çatışmaya tekrar. Bu sırada yine birkaç terörist daha etkisiz hale getirilmişti. Çatışma biraz sakinleşmeye başlayınca, komutanları belli bir mesafede geri çekilmelerini emretmişti. Bu emir üzerine Burhan ve silah arkadaşları siper almak üzerelerken Burhan, ileride silahını görmüştü. Birden kendi silahını çatışma bölgesinde unuttuğu aklına gelmişti… Bu sırada, karşı taraftan durmaksızın ateş etmeye devam ediyorlardı. Burhan yanındaki arkadaşına dönüp, “Silahım kaldı, gidip almam lazım.” demişti. Arkadaşı gitmemesini söylemişti, koskoca devletin bir tek o silaha mı ihtiyacı vardı sanki… Lakin mesele bu değildi Burhan için! Silahı onun namusuydu; devlet elbet yenisini koyardı yerine ama namusunu teröristlere bırakmaktansa ölmeyi yeğlerdi Burhan. Düşmanın eline düşmesin, kendi askerimiz, kendi silahımızla vurulmasın diye canını hiçe sayarak ona ulaşmaya çalışmıştı o yüzden. Başarmıştı da. Fakat silahına kavuştuktan hemen sonra, derin bir nefes almış, arkadaşlarının yanına, sipere dönmeye çalışırken, teröristlerden birinin menhus kurşunu Burhan’ın sırtına isabet etmişti. Burhan, daha fazla direnemeyerek olduğu yerde kalmıştı. Şehadet şerbetinden içtiği o anda avuçlarında, yerdeki çakıl taşlarını sımsıkı tutmaktaydı… Burhan, kalbinde, elinde kendi silahını tutmanın ve şehadet makamına erişip Peygamber Efendimize komşu olmanın ver diği huzurla, çatışma bölgesinde son nefesini vermiş, şehit olmuştu… Gönül isterdi ki Burhan, avucundaki o çakıl taşlarını evine götürsün, kardeşi Emirhan’a verebilsin ama Yüce Allah’ın onun için takdiri başkaydı. O çok sevdiği gül kokularının anavatanında, cennetinde ağırlayacaktı bundan sonra Burhan’ı. Şehadet haberi Burhan’ın ailesine verildikten sonra Keziban Ana, Burhan’ın odasında bıraktığı o son notu bulmuştu. Gözyaşları içinde okurken, burnuna çok uzaklardan bir gül rayihası çalınmıştı; bu defa bahçeden değil, oğlunun gittiği cennetten geliyordu bu rayiha, Keziban Ananın ana yüreği hissediyordu bunu…* Şehit Jandarma Uzman Çavuş Burhan Açıkkol, korku nedir bilmeden gerçek bir kahraman gibi ülkesini korumuş, mesleğine canı gönülden bağlı bir askerdi. O ve onun gibi canı uğruna vatan topraklarını savunmaya ant içmiş tüm şehitlerimiz sayesinde bu millet, hala birlik ve beraberliğini muhafaza etmektedir. Şanlı Türk Bayrağı ve Aziz Türk Milleti’nin selameti için ellerinden geleni yapıp, kanlarının son damlasına kadar savaşan tüm şehitlerimize Allah’tan rahmet, yakınlarına ve geride kalanlara ise sabırlar diliyoruz. Bu vatanın tüm kahraman evlatlarının mekânları cennet olsun…